İhanet Kıskacı
Eski İngiliz Başbakanlarından Stanley Baldwin’in İngiltere’deki hürriyet ve demokrasi üzerine yaptığı bir değerlendirmede kullandığı “hürriyet, adeta teneffüs ettiğimiz havanın bir parçası olduğundan çoğu zaman onun varlığının farkında bile olmayız” ifadesi hürriyet ve demokrasi kavramına ışık tutan değerli bir yaklaşım. Gerçekten hürriyet azalmaya ve yok olmaya başladığında oksijenin azalması gibi, onun varlığına alışmış insanlar bunu derhal fark ederler.
Son yıllarda siyasi iktidarın ülkeyi sürüklediği ardı arkası gelmeyen politik buhranların neticesinde havadaki oksijenin azaldığını fark etmemek mümkün değil.
Meşrutiyetin ilanı ile memlekete “hürriyet ve demokrasinin” geleceğini duyan halkın limana koştuğu ve de limana gelecek gemiyi heyecanla bekledikleri söylenir. Gemi gelecek ve içinden meşrutiyet denilen adam inecektir. Halk o denli yabancıdır bu kavramlara, zira yalnızca küçük bir zümrenin ilgi alandır o yıllarda hürriyet ve demokrasi.
Aradan geçen süreç Türk Milletinin demokratik duyarlılıklarının defalarca denenmesine vesile olmuş, artık demokrasiyi limanda bekleyen de kalmamıştır. Türk Milleti demokrasi kavramını idrak edecek olgunluktadır.
Cumhuriyet tarihinde demokrasi ve hürriyet kavramlarına en fazla vurgu AKP iktidarında yapılmışken, havadaki oksijenin bu denli azalması izaha muhtaç görünüyor. Anlaşılan o ki, iktidar mensupları demokrasi ve hürriyet kavramlarını toplumun geneline bahşedilmiş bir hak olarak değil, yalnız belirli zümrelere tanınmış imtiyaz olarak görüyorlar.
Bu zümre ile siyasi iktidar arasındaki rabıtayı çoğu zaman ortak düşmanlar, ortak dostlar ve müşterek menfaatler belirliyor. Mesela basın hürriyetinden yararlanan zümre ile iktidar arasındaki ilişkilere bakıldığında, basın hürriyetinden sadece iktidarın dost bildiklerini dost gören, düşmanlarını yok etmek için diş bileyenlerin istifade ettiği açık bir şekilde görülüyor.
Ya da düşünce ve kanaat hürriyeti sadece “Türkler 1 Milyon Ermeni, 30.000 Kürt’ü öldürdü” demekten çekinmeyen Orhan PAMUK’U kutsamak için hatırlanıyor.
Herkesin; dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olacağı anayasal bir düzenleme iken AKP Milletvekili Avni Doğan’ın “40 yıldır onlar fişliyor, şimdi sıra bizde” şeklindeki beyanı da iktidarın hürriyet ve demokrasi sınavında sınıfta kaldığının işareti olarak ortada duruyor. İktidarın gizli ajandasını deşifre eden bu sözler Avni DOĞAN’IN disiplin kuruluna sevk edilmesi ile bastırılmak isteniyor.
Mersinli bir çiftçi Başbakana dert anlatma çabasının bedelini, Başbakan her Mersin’e gelişinde bu süreyi keyfi gözaltılarda geçirerek ödüyor. Konu Başbakan olunca hürriyet ve demokrasi teferruat sayılıyor.
Kuruluşundan itibaren AKP saflarında bulunan Manisalı bir çiftçi de Bülent ARINÇ’A “öldük bittik derdimize bir çare” dediği için, önce CHP’Lİ olmakla suçlanmış sonra da yaka paça salon dışına atılmıştı. Gariban çiftçinin tenkit hakkını kullanması sonrasında Avni DOĞAN tarafından fişlenip fişlenmediğini şimdilik bilmiyoruz.
Siyasi iktidarın, daha fazla hürriyet ve demokrasi söylemlerinin çilekeş Anadolu insanına hitap eden bir karşılığı bulunmadığı anlaşılıyor. Hürriyet ve demokrasinin her kapıyı açan tılsımı; siyasi iktidar tarafından teslimiyetçi politikaların, işbirlikçi zihniyetin, bölücülere çizilen yol haritasının tartışılmaz kılınmasının aracı olarak kullanılıyor. Demokrasiyle ve onun teminatı olan hukuksal kurumlarla bir türlü barışamayan siyasi iktidarın topluma sunduğu her reçeteyi, yurtdışından gelen her dayatmayı olası dirençlere karşı demokrasi ambalajına sarması bu anlayışın kanıtı olsa gerek. Hiç bir demokrasi kendine yönelmiş anti-demokratik fikirlerin kendi himayesinden yararlanmasına olanak tanımayacağından milli, demokratik, üniter devlet yapısının dinamitlenmesi sonucunu doğuracak her politika millet vicdanın kontrol noktasından “daha fazla demokrasi” sahte kimliği ile geçiriliyor.
Bunun son somut örneğini Kürt Kökenli kardeşlerimizle aramızdaki binlerce yıllık köprüyü dinamitleyecek KÜRT AÇILIMI projesinde görmek mümkün.
1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 30. maddesi “iş bu beyannamenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlete, zümreye ya da ferde, bu beyannamede ilan olunan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyete girişme ya da eylemde bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz” hükmünü içermektedir. Yani hürriyetin hiçbir zaman kendisinin yok edilmesi hürriyetini de bağışlayacak bir genişliğe varamayacağını ifade eden bu ilke karşısında hükümetin “Kürt Açılımını” demokratik açılım adıyla ambalajlaması daha rahat anlaşılabilir. Bu ülkenin tüm yurttaşlarının kanunlar önünde eşit olacağı zaten vurgulanmışken, hangi etnik kökenden geldiğine bakılmaksızın tüm yurttaşlar ile devlet arasındaki hukuksal rabıtanın eşit olarak kurulduğu kabul edilmişken; hükümetin bir KÜRT AÇILIMI PAKETİ HAZIRLAMASI ve demokratik açılım adıyla kamuoyuna sunması ancak ve ancak terör örgütünün 1984 Siirt/Eruh Baskınları sonrası dile getirdiği taleplerin karşılanması sonucunu doğurmaz mı? Acaba terörün, demokrasinin himayesinden yararlanması mümkün olmadığına göre bu paketin demokratik açılım olarak zikredilmesi sadece kontrol noktasından geçerken sorun yaşamamak için midir? Hükümetin demokrasi anlayışının, teröre verdiğimiz şehitlerimiz ve yakınları için de bir tasarrufu olacak mıdır? Yoksa bu sakat ve sahte demokrasi anlayışı sadece vatana kastedenleri ak-pak yapmaya mı hizmet edecektir.? Habur sınır kapısından giriş yapan terör örgütü mensuplarının zafer işaretleri, coşkulu gövde gösterileri demokrasinin olgunlaşma seviyesini mi, yoksa Türk Demokrasinin AKP İktidarı ile geldiği noktayı ve kendine yönelmiş yıkım projeleri karşısında düşürüldüğü acizliği mi göstermektedir.
Türk milletinin demokrasi kültürü 1908′den oldukça ileridedir. İfade ettiğimiz gibi AKP iktidarı dışında limanlarda demokrasi bekleyen kalmamıştır. Yalnızca siyasi iktidar halen demokrasinin Brüksel’den, Washington’dan geleceğine inanmaktadır.
Bu sakat ve sahte demokrasi anlayışına itibar eden, inanan da kalmamış; iktidarın demokratik söylemlerinin, yeni vesayetlerin kapısını zorlayan yıkım projelerine taşeronluk yapmak olduğu artık anlaşılmıştır.
Bölücüler, yıkıcılar ve hainler soluk alırken; Anadolu’nun saf, milliyetçi ve tertemiz insanının nefes darlığına düşmesi işte bu sahte demokrasi ve hürriyet anlayışının sonucudur.




