Yeni Bir Yıla Girerken

Gönderen Adsız | Gırgır Şamata | Perşembe 31 Aralık 2009 19:46

Önemli bir güne, bayrama, yeni yıla girerken mesajlar göndermek hayli moda olmuştur. Hele cep telefonları icat edildikten beri hazır mesajlar çıkmış kimse artık kendi cümlelerini kurmaz olmuştur.  Kopyala yapıştır, birde şey vardı forward etme. Bu neyse bunu bilmiyorum. Biz biraz özeniyoruz galiba gavur dilinde kelimeler kullanmaya. Anlamını bilmesek te.

Yazıya başlarken bende şöyle bir giriş yapmaya düşünüyordum. ” Yeni yıl hepimize sağlık mutluluk huzur barış getirsin” falan filan dilekleriyle başlayıp temenniyle son bulan.

Bunları kim kaybetmiş ki biz bulalım. Olmayacak duaya amin demenin kimseye bir hayrı olmaz. Elbette hepimizin hayalleri var. Örneğin 7.5 Liraya aldığımız çeyrek bilete büyük ikramiye çıksın, hemen bir araba, bir ev ve daha bilmem neler.  Yada bir başkası Haziran ayına doğru ilerlerken yapılacak ÖSS ( şimdi değişti galiba, bizim zamanımızda adı öyleydi) elemelerinde yüksekten bir puan ve mümkünse İstanbul içi, hadi olmadı bari yakınında bir üniversiteye yelken açmak hayalleri kurar.  Bir başkası askerden dönecek aşkını bekler, bir diğeri terkeden sevgilisinin geri dönmesini, bir başkası maaşlarına zam yapılmasını, bir başkası kaynanasının artık kendi evine gitmesini, bir başkası şunu, diğeri bunu ister.

İstemek en doğal hakkımız ancak kaynaklar sınırlı. Herkese her istediğini veremezsiniz. Hak etseniz bile çoğu zaman hakkınız olanı alamazsınız. Hayat böyle kimseye adil davranmıyor.  İktisat derslerinden aşina olduğumuz bir tanım vardır ‘’sonsuz ihtiyaçların, sınırlı kaynaklarla karşılanmaya çalışılması” diye. Bizim durum da aynen böyle. Hele bir de hayata daha ta en başından bir-sıfır yenik başlamışsanız.

Eeee.. Ne o zaman kardeşim akşam akşam karalar bağlayıp oturalım mı, huzur bozmaya mı geldin diyecekler bize. Gerçekler acıdır ne yapalım, hem dost acı söylermiş. En iyisi biz bir günlüğüne de olsa bütün dertleri unutalım ve keyfimize bakalım. Ben içmeye biraz erken başladığım için saçmalamış ve düzgün cümleler kuramamış olabilirim. Ayıkken yazıyı bir daha kontrol etmek üzere iyi senelere diyelim ve bu bahsi kapatalım….

Horasan'dan Anadolu'ya bir 'YOL' hikayesi:20 | Anadolu ihtilaline fesat tohumu

Gönderen olukbasi | Alevi Haber | Cumartesi 19 Aralık 2009 18:47

Anadolu ihtilaline fesat tohumu
Milli Mücadele’nin “zafer” yolunda olduğunu gören işgal güçleri, tek vücut olan Anadolu’yu bölmek için “İslam’ın içine girmek” olarak tanımladıkları yeni bir yöntemi gündeme getirdiler
Tahriklere rağmen Atatürk’e bağlılıklarını, Malatya Zeynelabidin Cemevi’ndeki gibi başköşeye koydukları resimlerle gösteriyorlar
Mustafa Kemal tarafından yayınlanan Hakimiyet’i Milliye’nin ilk sayısında (Ocak 1920) Pazarcık Müftüsü Veli ve beraberindeki üç Alevi vatandaşın imzasıyla gönderilen şu telgrafa yer verilir: “Fransız işgal güçlerinin komutanları, anlaşma hükümlerini her gün biraz daha bozuyor. Maraş’ı aldıklarının birinci günü İslam kadınlarına saldırıldı. Depolardaki silahlar ve bombalar Ermeni vatandaşlarımıza dağıtıldı. Geceleri polis ve jandarma devriyelerimiz öldürüldü. Bazı aşiret reisleri para ve rütbe ile aldatılıp ayaklanmaya çağırılarak toplumlar arasına nifak ve birbirini öldürme tohumları ekilmeye başlandı…”

İslamın içine girmek
Bu “nifak ve öldürme tohumları”nın filiz vermesi için sürülecek tarla  paylaşım”a tabiydi. İstanbul hükümeti ve mütareke basını, Anadolu Türkmenleri arasında (yanda Yakup Kadri’nin bahsettiği nedenlerle…) Mustafa Kemal ve arkadaşlarını ele verecek muhbir filizlendirme konusunda başarısız olunca meydan bütünüyle, zaten faaliyet halindeki dış destekli  “cemiyetlere” kaldı.
Onlar milli mücadelenin tuttuğu yolun zafer olduğunu görmeye başlamış ve bunun mimarı olan kitlesel inancı hedef almışlardı. Yöntemleri “İslamın içine girmek”, bu yolla kah yozlaştırmak, ya ayrıştırmak, kah birbirine kırdırmak olacaktı.
Milli Mücadele döneminde “Cumhuriyet” kavramını ilk telaffuz eden ve temsil ettiği toplumun beklentisinin bu yönde olduğunu dile getiren kişi bir Alevi (Çelebi Cemalettin) olmasına karşın, Cumhuriyet’e karşı girişilen iki ayaklanmanın “Aleviler”e mal edilmesi, yukarıda andığımız faaliyetler birbirinden bağımsız gelişmemiştir.
1920’de Hacıbektaş’ta, Mutki’de Aleviler Mustafa Kemal’in “Kutsal birliğimize dayanç ve inancımıza güvenerek töreye uygun isteklerimizin elde edileceği güne değin, hiç yılmadan çalışılması” ricasını bütün ulusa duyurma görevini üstlenirken… Güneydoğu’da Fransızlar’a “kesin darbeyi vurmak” için Kılıç Ali’yle omuz omuza çarpışırken… Sivas’ta veya Erzincan’da, yahut Tunceli’de neden ayaklansındı?
Baki Öz, Koçgiri Ayaklanması üzerine çalışmalarında ayaklanmanın elebaşları  “Alişan ve Haydar Beyler’in Mustafa Kemal ve hareketini bir türlü içlerine sindiremediklerinden” bahseder. Derebeyliği ile milli devlet arasındaki kan uyuşmazlığı düşünülünce, Abdülhamit döneminde kılıç kuşandırılarak “paşa” yapılmış, varislerini aşiret mekteplerinde yetiştirmiş bu “ağalar”ın Cumhuriyet’i memnuniyetle selamlamaması elbette normaldir. Koçgiri ayaklanmasında “anormal”olan, ana figürün, ülkenin her yanında Kuvay-ı Milliye’nin belkemiği durumundaki  “Aleviler” oluşudur.

Koçgiri’de Alevilik maskeydi
Ayaklanmayı çıkaranlar bunun tam da böyle, bir Alevi ayaklanması olarak algılanması için, ince ince planladıkları belli olan her detayı hayata geçirmişler; ilk toplantılarını Hüseyin Abdal Tekkesi’nde yaptıktan sonra, aşiret reislerinden, ortaya Zülfikar koyarak üzerine ant almışlar; örneğin Dersim’de yöre halkının isyana destek vermesi için  “Zülfikar Murtaza’ya ve parçalayıp Fatma Zehra niyazına yedikleri elmaya” ant içtirmişlerdir. Alevilerce kutsal sayılan her türlü sembol ve ritüel de işin içine katılarak şeklen  “Alevileştirilen” ayaklanma özünde hiçbir zaman “Alevilik”le ilgili bir tavır olmamıştır. Hatta dönemin ünlü provokatörü Alişir’in “Türkm subayların cebinde Alevileri öldürmek için talimat var, kırım yapacaklar” tahrikine rağmen, Erzincan, Tercan ve Çayırlı aşiretleri ayaklanmaya katılmamış, Kureyş aşireti ise engel olmak için üstün bir çaba sarfetmiştir.  Ankara Hükümetine destek olmak için Topal Osman öncülüğünde Milli Mücadele birliklerine katılan Türkmenler Kemah’ta ayaklanmanın bastırılmasında görev almışlardır…

İngiliz parmağı vardı
Koçgiri, İngilizlerce desteklenen Kürt Teali Cemiyeti’nin İmranlı’daki kolunu kurmuş olan Haydar Bey ile Alişan’ın Osmanlı’dan gelen imtiyazlarını kaybetmemek ve özerk Kürdistan’ı kurmak fırsatını kaybetmemek için giriştiği tahrikin neticesidir. Jin ve Jepin gazeteleriyle propagandası yapılan fikir Sevr’in hayata geçirilmesidir. Burada en dikkat çeken vurgu, özerkliğin “Avrupalılarca verildiği”yle övünülmesidir.
Görüldüğü gibi kökü ta Orta Asya’ya dayanan, Osmanlı mühime defterlerine bakılırsa 1300’lerden beri bölgede olan ve ekrat taifesinden yani Kürtleşmiş Türk boylarından sayılan bu aşiretler federasyonun, Milli Mücadele’yi baltalamak için Aleviliği kullandığı ayaklanma,  Nuri Dersimi’nin sözüyle “Kürt bağımsızlık savaşının bir aşamasıdır. Onunla bir meydan savaşı yitirilmiştir, ama savaş bitmemiştir.”
Türk tarihini inceleme fırsatı bulanlar, halkın kutsallarını kullanarak, menfaatlerini korumak savaşının bitmediğini Dersim’de bir kere daha göreceklerdir. Dersim’de çıbanbaşlığını aynı isimlerin yaptığı “devam ayaklanması” tarihsel süreç içinde Aleviler’in Atatürk ve Cumhuriyet ile arasını açmak için kullanılmıştır.

Hedef Atatürk’ten koparmak
Hüsnü Merdanoğlu, Kemalizmle Bütünleşen Alevilik adlı kitabında, bu tür faaliyetlerle ilgili olarak  “Emperyalistler bilmektedirler ki; Kemalizm kalesini sarsmak için kalenin bütünlüğünü oluşturan yapı taşlarını yerinden oynatmak, devletin kurucusunu, kurtarıcı olarak gören unsurların düşüncelerini bulandırmak gerekir…” diyor.
İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri’nde, Hollanda Leiden Üniversitesi’nde, dönemin Selçuk Üniversitesi Rektörü Mehmet Aydın’ın tavsiye ettiği Prof. Dr. Erik J. Zürcher’in danışmanlığında, “Bektaşilerin Türkiye’nin Milli Mücadelesi’ndeki Rolleri” konulu doktora tezi hazırlayan Hülya Küçük’ün  “Bektaşilerin Milli Mücadeleye ve ardından gelen reformlara desteklerinin” saltanatı ve hilafeti kaldırıp Cumhuriyeti kurmak için“olduğu ve bu sebeple topyekün bir şekilde Milli Mücadeleyi desteledikleri şeklindeki savı da çürütmeye çalıştım” ifadesine değinen Yetkin  “Demek ki bu çalışma bir araştırma değil, önceden varılmış bir yargıyı, daha doğrusu önyargıyı kanıtlamak için yapılmış.”  diyor.
Yetkin’in adı geçen eserini okuyanlar o önyargının biraz irdelendiğinde Milli Mücadele’nin  “Türk” kimliğini unutturmaya, inkara dönük olduğunu görebilirler.
Türk münevveri sebebi sensin!
Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Onu, behimiyetin, cehlin ve yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın. O, katı toprakla, kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin?
(…) Tabi ellerine batacak. (…) İşte her yanın şerha şerha kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun, öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren şey, senin kendi eserindir…
l Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Yaban
“Asya’nın muazzam kapıları yüzümüze kapanıyor”
“Anadolu İhtilali”  karşısında hayrete düşenler sadece Yakup Kadri’nin bahsettiği “İstanbul aydınları” değildir.  Metin Aydoğan’ın Yeni Dünya Düzeni, Türkiye ve Kemalizm’de, 1922 yılında Hollanda basınında çıkmış bir makaleden yaptığı aşağıdaki alıntı paylaşımcıların şaşkınlığını göstermekle kalmaz, Türkler’le yeni mücadelelerini “İslamiyet’in içine girerek” yani mezhep ayrılıkları ekseninde sürdürme niyetlerini ifşa eder:
“Türkleri en yakından tanıyanlar ve en koyu Türk dostları için bile şaşırtıcı olan bu beklenmedik başarı akla şu soruyu getiriyor: Görünüşe göre son nefesini vermekte olan, ölüme mahkum Türkiye, dört yıl süren dünya savaşı sırasında maddi ve manevi gücünü son damlasına kadar tüketmiş olduğu, üstelik bu savaşta hiç de öyle özel yetenek ya da başkaca bir nitelik değişimi ortaya koymadığı halde, nasıl olur da böyle bütün dünyayı şaşkına çevirir?
Sonu gelmiş gibi duran bu ülke, bugün üstelik yapayalnız kaldığı bir anda, en yüksek düzeyde bir örgütlenme yeteneği ve doludizgin bir coşku sergiliyor. Türk paşalarıyla siyasetçileri, Asya halklarının ruh halini, Batının büyük devletlerinin, Dawning Street ya da başka yerlerdeki bakanlıklarında kurulu bütün Müslümanlık işleri şubelerinden çok daha iyi kavramışlar.

Sıfırı tüketmiş sayıyorlardı
Londra’da yapılan hesaplarda Mustafa Kemal ve milliyetçi hareketlerinin sıfırı tükettiği, Anadolu yaylasının ortasına itildiği yalnızlığın er yada geç tüm Kemalist hareketi iflasa sürükleyeceği, iki kere iki dört edercesine kanıtlanmıştı. Anadolu’nun daha dünya savaşı sırasında fazla kan kaybından öldüğü, sözcüğün tam anlamıyla bir dullar ve yetimler ülkesine döndüğü söyleniyordu. Toprakların işlenemediği, tohumluk, tarım makinesi ve iş gücü sıkıntısı çekildiği ileri sürülmekte idi. Eninde sonunda ülkenin sabrı taşacak, milliyetçi önderlere karşı ayaklanmalar patlak verecekti. İşte Londra’da söylenenler bunlardı. Gerçi Anadolu’nun dullar ve yetimler ülkesi olduğu konusunda haklıydılar. Tam dört yıl boyunca, milyonlarca insanın fedakarlığıyla durmaksızın savaşabilmesi, demirden yumruğuyla İngiltere’nin maşasını denize dökebilecek ölçüde güçlü darbeler indirebilmesi ise ulusal davaya duyduğu inanç sayesinde mümkün olabilmiştir.
Bekleyelim görelim tutumu yetmez. Kendimizi Avrupalı olma zirvesinden ya da kibirliliğinden kurtarıp İslam düşüncesinin içine girebilmeliyiz. Bunun gerekçesi, Müslümanlık konusundaki bilgimizi arttırmak falan değildir. En basitinden kendi bencil çıkarlarımız buna bizi zorluyor. Yoksa günün birinde gözlerimizi açtığımızda, Asya’nın muazzam kapılarının şaşkın bakışlarımız önünde ebediyen kapandığını görürüz.”

Horasan’dan Anadolu’ya bir ‘YOL’ hikayesi:20 | Anadolu ihtilaline fesat tohumu

Gönderen Adsız | Alevi Haber | Cumartesi 19 Aralık 2009 18:47

Anadolu ihtilaline fesat tohumu
Milli Mücadele’nin “zafer” yolunda olduğunu gören işgal güçleri, tek vücut olan Anadolu’yu bölmek için “İslam’ın içine girmek” olarak tanımladıkları yeni bir yöntemi gündeme getirdiler
Tahriklere rağmen Atatürk’e bağlılıklarını, Malatya Zeynelabidin Cemevi’ndeki gibi başköşeye koydukları resimlerle gösteriyorlar
Mustafa Kemal tarafından yayınlanan Hakimiyet’i Milliye’nin ilk sayısında (Ocak 1920) Pazarcık Müftüsü Veli ve beraberindeki üç Alevi vatandaşın imzasıyla gönderilen şu telgrafa yer verilir: “Fransız işgal güçlerinin komutanları, anlaşma hükümlerini her gün biraz daha bozuyor. Maraş’ı aldıklarının birinci günü İslam kadınlarına saldırıldı. Depolardaki silahlar ve bombalar Ermeni vatandaşlarımıza dağıtıldı. Geceleri polis ve jandarma devriyelerimiz öldürüldü. Bazı aşiret reisleri para ve rütbe ile aldatılıp ayaklanmaya çağırılarak toplumlar arasına nifak ve birbirini öldürme tohumları ekilmeye başlandı…”

İslamın içine girmek
Bu “nifak ve öldürme tohumları”nın filiz vermesi için sürülecek tarla  paylaşım”a tabiydi. İstanbul hükümeti ve mütareke basını, Anadolu Türkmenleri arasında (yanda Yakup Kadri’nin bahsettiği nedenlerle…) Mustafa Kemal ve arkadaşlarını ele verecek muhbir filizlendirme konusunda başarısız olunca meydan bütünüyle, zaten faaliyet halindeki dış destekli  “cemiyetlere” kaldı.
Onlar milli mücadelenin tuttuğu yolun zafer olduğunu görmeye başlamış ve bunun mimarı olan kitlesel inancı hedef almışlardı. Yöntemleri “İslamın içine girmek”, bu yolla kah yozlaştırmak, ya ayrıştırmak, kah birbirine kırdırmak olacaktı.
Milli Mücadele döneminde “Cumhuriyet” kavramını ilk telaffuz eden ve temsil ettiği toplumun beklentisinin bu yönde olduğunu dile getiren kişi bir Alevi (Çelebi Cemalettin) olmasına karşın, Cumhuriyet’e karşı girişilen iki ayaklanmanın “Aleviler”e mal edilmesi, yukarıda andığımız faaliyetler birbirinden bağımsız gelişmemiştir.
1920’de Hacıbektaş’ta, Mutki’de Aleviler Mustafa Kemal’in “Kutsal birliğimize dayanç ve inancımıza güvenerek töreye uygun isteklerimizin elde edileceği güne değin, hiç yılmadan çalışılması” ricasını bütün ulusa duyurma görevini üstlenirken… Güneydoğu’da Fransızlar’a “kesin darbeyi vurmak” için Kılıç Ali’yle omuz omuza çarpışırken… Sivas’ta veya Erzincan’da, yahut Tunceli’de neden ayaklansındı?
Baki Öz, Koçgiri Ayaklanması üzerine çalışmalarında ayaklanmanın elebaşları  “Alişan ve Haydar Beyler’in Mustafa Kemal ve hareketini bir türlü içlerine sindiremediklerinden” bahseder. Derebeyliği ile milli devlet arasındaki kan uyuşmazlığı düşünülünce, Abdülhamit döneminde kılıç kuşandırılarak “paşa” yapılmış, varislerini aşiret mekteplerinde yetiştirmiş bu “ağalar”ın Cumhuriyet’i memnuniyetle selamlamaması elbette normaldir. Koçgiri ayaklanmasında “anormal”olan, ana figürün, ülkenin her yanında Kuvay-ı Milliye’nin belkemiği durumundaki  “Aleviler” oluşudur.

Koçgiri’de Alevilik maskeydi
Ayaklanmayı çıkaranlar bunun tam da böyle, bir Alevi ayaklanması olarak algılanması için, ince ince planladıkları belli olan her detayı hayata geçirmişler; ilk toplantılarını Hüseyin Abdal Tekkesi’nde yaptıktan sonra, aşiret reislerinden, ortaya Zülfikar koyarak üzerine ant almışlar; örneğin Dersim’de yöre halkının isyana destek vermesi için  “Zülfikar Murtaza’ya ve parçalayıp Fatma Zehra niyazına yedikleri elmaya” ant içtirmişlerdir. Alevilerce kutsal sayılan her türlü sembol ve ritüel de işin içine katılarak şeklen  “Alevileştirilen” ayaklanma özünde hiçbir zaman “Alevilik”le ilgili bir tavır olmamıştır. Hatta dönemin ünlü provokatörü Alişir’in “Türkm subayların cebinde Alevileri öldürmek için talimat var, kırım yapacaklar” tahrikine rağmen, Erzincan, Tercan ve Çayırlı aşiretleri ayaklanmaya katılmamış, Kureyş aşireti ise engel olmak için üstün bir çaba sarfetmiştir.  Ankara Hükümetine destek olmak için Topal Osman öncülüğünde Milli Mücadele birliklerine katılan Türkmenler Kemah’ta ayaklanmanın bastırılmasında görev almışlardır…

İngiliz parmağı vardı
Koçgiri, İngilizlerce desteklenen Kürt Teali Cemiyeti’nin İmranlı’daki kolunu kurmuş olan Haydar Bey ile Alişan’ın Osmanlı’dan gelen imtiyazlarını kaybetmemek ve özerk Kürdistan’ı kurmak fırsatını kaybetmemek için giriştiği tahrikin neticesidir. Jin ve Jepin gazeteleriyle propagandası yapılan fikir Sevr’in hayata geçirilmesidir. Burada en dikkat çeken vurgu, özerkliğin “Avrupalılarca verildiği”yle övünülmesidir.
Görüldüğü gibi kökü ta Orta Asya’ya dayanan, Osmanlı mühime defterlerine bakılırsa 1300’lerden beri bölgede olan ve ekrat taifesinden yani Kürtleşmiş Türk boylarından sayılan bu aşiretler federasyonun, Milli Mücadele’yi baltalamak için Aleviliği kullandığı ayaklanma,  Nuri Dersimi’nin sözüyle “Kürt bağımsızlık savaşının bir aşamasıdır. Onunla bir meydan savaşı yitirilmiştir, ama savaş bitmemiştir.”
Türk tarihini inceleme fırsatı bulanlar, halkın kutsallarını kullanarak, menfaatlerini korumak savaşının bitmediğini Dersim’de bir kere daha göreceklerdir. Dersim’de çıbanbaşlığını aynı isimlerin yaptığı “devam ayaklanması” tarihsel süreç içinde Aleviler’in Atatürk ve Cumhuriyet ile arasını açmak için kullanılmıştır.

Hedef Atatürk’ten koparmak
Hüsnü Merdanoğlu, Kemalizmle Bütünleşen Alevilik adlı kitabında, bu tür faaliyetlerle ilgili olarak  “Emperyalistler bilmektedirler ki; Kemalizm kalesini sarsmak için kalenin bütünlüğünü oluşturan yapı taşlarını yerinden oynatmak, devletin kurucusunu, kurtarıcı olarak gören unsurların düşüncelerini bulandırmak gerekir…” diyor.
İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri’nde, Hollanda Leiden Üniversitesi’nde, dönemin Selçuk Üniversitesi Rektörü Mehmet Aydın’ın tavsiye ettiği Prof. Dr. Erik J. Zürcher’in danışmanlığında, “Bektaşilerin Türkiye’nin Milli Mücadelesi’ndeki Rolleri” konulu doktora tezi hazırlayan Hülya Küçük’ün  “Bektaşilerin Milli Mücadeleye ve ardından gelen reformlara desteklerinin” saltanatı ve hilafeti kaldırıp Cumhuriyeti kurmak için“olduğu ve bu sebeple topyekün bir şekilde Milli Mücadeleyi desteledikleri şeklindeki savı da çürütmeye çalıştım” ifadesine değinen Yetkin  “Demek ki bu çalışma bir araştırma değil, önceden varılmış bir yargıyı, daha doğrusu önyargıyı kanıtlamak için yapılmış.”  diyor.
Yetkin’in adı geçen eserini okuyanlar o önyargının biraz irdelendiğinde Milli Mücadele’nin  “Türk” kimliğini unutturmaya, inkara dönük olduğunu görebilirler.
Türk münevveri sebebi sensin!
Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Onu, behimiyetin, cehlin ve yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın. O, katı toprakla, kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin?
(…) Tabi ellerine batacak. (…) İşte her yanın şerha şerha kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun, öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren şey, senin kendi eserindir…
l Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Yaban
“Asya’nın muazzam kapıları yüzümüze kapanıyor”
“Anadolu İhtilali”  karşısında hayrete düşenler sadece Yakup Kadri’nin bahsettiği “İstanbul aydınları” değildir.  Metin Aydoğan’ın Yeni Dünya Düzeni, Türkiye ve Kemalizm’de, 1922 yılında Hollanda basınında çıkmış bir makaleden yaptığı aşağıdaki alıntı paylaşımcıların şaşkınlığını göstermekle kalmaz, Türkler’le yeni mücadelelerini “İslamiyet’in içine girerek” yani mezhep ayrılıkları ekseninde sürdürme niyetlerini ifşa eder:
“Türkleri en yakından tanıyanlar ve en koyu Türk dostları için bile şaşırtıcı olan bu beklenmedik başarı akla şu soruyu getiriyor: Görünüşe göre son nefesini vermekte olan, ölüme mahkum Türkiye, dört yıl süren dünya savaşı sırasında maddi ve manevi gücünü son damlasına kadar tüketmiş olduğu, üstelik bu savaşta hiç de öyle özel yetenek ya da başkaca bir nitelik değişimi ortaya koymadığı halde, nasıl olur da böyle bütün dünyayı şaşkına çevirir?
Sonu gelmiş gibi duran bu ülke, bugün üstelik yapayalnız kaldığı bir anda, en yüksek düzeyde bir örgütlenme yeteneği ve doludizgin bir coşku sergiliyor. Türk paşalarıyla siyasetçileri, Asya halklarının ruh halini, Batının büyük devletlerinin, Dawning Street ya da başka yerlerdeki bakanlıklarında kurulu bütün Müslümanlık işleri şubelerinden çok daha iyi kavramışlar.

Sıfırı tüketmiş sayıyorlardı
Londra’da yapılan hesaplarda Mustafa Kemal ve milliyetçi hareketlerinin sıfırı tükettiği, Anadolu yaylasının ortasına itildiği yalnızlığın er yada geç tüm Kemalist hareketi iflasa sürükleyeceği, iki kere iki dört edercesine kanıtlanmıştı. Anadolu’nun daha dünya savaşı sırasında fazla kan kaybından öldüğü, sözcüğün tam anlamıyla bir dullar ve yetimler ülkesine döndüğü söyleniyordu. Toprakların işlenemediği, tohumluk, tarım makinesi ve iş gücü sıkıntısı çekildiği ileri sürülmekte idi. Eninde sonunda ülkenin sabrı taşacak, milliyetçi önderlere karşı ayaklanmalar patlak verecekti. İşte Londra’da söylenenler bunlardı. Gerçi Anadolu’nun dullar ve yetimler ülkesi olduğu konusunda haklıydılar. Tam dört yıl boyunca, milyonlarca insanın fedakarlığıyla durmaksızın savaşabilmesi, demirden yumruğuyla İngiltere’nin maşasını denize dökebilecek ölçüde güçlü darbeler indirebilmesi ise ulusal davaya duyduğu inanç sayesinde mümkün olabilmiştir.
Bekleyelim görelim tutumu yetmez. Kendimizi Avrupalı olma zirvesinden ya da kibirliliğinden kurtarıp İslam düşüncesinin içine girebilmeliyiz. Bunun gerekçesi, Müslümanlık konusundaki bilgimizi arttırmak falan değildir. En basitinden kendi bencil çıkarlarımız buna bizi zorluyor. Yoksa günün birinde gözlerimizi açtığımızda, Asya’nın muazzam kapılarının şaşkın bakışlarımız önünde ebediyen kapandığını görürüz.”

Cumhuriyet, Anadolu’nun saklı kalan özgeçmişiydi

Gönderen Adsız | Alevi Haber | Cumartesi 19 Aralık 2009 18:45

Cumhuriyet, Anadolu’nun saklı kalan özgeçmişiydi
Mustafa Kemal, Samsun’a çıkışından Ankara’ya ayak bastığı güne değin, Milli Mücadele hazırlıklarını, Türkmen direnişinin öncüleri olan Alevilerle dolu şehirlerde yürüttü ve onlardan “koşulsuz” destek gördü
Ankara’ya gelişinde Atatürk’ü karşılayan Ahilerin Seğmen Alayı’nın Cumhuriyet Bayramı temsili tören geçişi.
Mustafa Kemal Milli Mücadele’yi fiili olarak başlattığında, hakkında idam fermanı çıkarılmış “eski” bir subaydan başka bir şey değildi, ona destek olan veya olmayı aklından geçirenlerin, işgalcilerle işbirliğine hazırlanan İstanbul Hükümeti nazarındaki konumlarının  “konforlu” olmayacağı açıktı, “üç kıtaya hükmetmiş” koca bir imparatorluktan, “Anadolu yarım adasında kıstırılmış” aciz bir “av”  görünümüne gerilenmişti… Ümitsizlik o derecedeydi ki,  “bağımsızlık” savaşına girişmek için yola çıkanlar dahi “manda”yı bir  “çözüm yolu”  olarak kabule hazırdı; iş ki şartlarında anlaşılabilsin!..

İstanbul’un ummadığı taş
İşte bu ortamda, önceki Türkmen ayaklanmaları sırasında, saray tarihçilerinin kendilerini tarif biçimi ile “uryan ve puryan” (çırılçıplak) olan kitlelerin yaptıklarına bakanlar, kuşkusuz “boylarından büyük” işlere kalkıştıklarını düşünmüş ve endişeye gerek duymamışlardı.
Ali Baba adındaki bir Alevi, 25 Mayıs 1919’da, Milli Mücadele’nin yol haritasını çıkarmak üzere “karargah” olarak seçtiği Havza’ya gelen Mustafa Kemal’i, “Mesudiye” adlı otelinde ağırlıyor ve “Paşa”nın güvenliği için otele başka konuk almıyordu… (Bu otel, kurtuluşun kilometre taşları olan Amasya, Sivas, Erzurum, Ankara adları verilen odalarıyla “Gazi Evi Müzesi” ne dönüştürüldü.)
12 Haziran’a kadar Havza’da kalan Mustafa Kemal, ilk defa 26 Haziran 1919’da geldiği Tokat’ta da yine bir Alevi olan Rıfat Efendi’nin misafiri oluyordu. Buradan Sivas’la kurduğu temasın duyulmaması için, postaneyi denetim altına alanlar da Bektaşiler’di.

Tokat’tan anlamlı destek
Gazeteci Ruşen Eşref’in anlatımıyla  “O, Bolu beylerine isyan etmiş Köroğlu değildi” ama “Millet adına dünyaya meydan okuyan ’Heyet-i Temsiliye Reisi’Mustafa Kemal’di.”
Ve kurtuluş yolunun henüz başında en anlamlı desteği Tokat’ta, eski, yıpranmış üniformaları ile, bir binbaşı komutasında kendisini bekleyen 19 nefer ve bir çavuştan alıyordu.
Mustafa Kemal’in Tokat’tan Konya’daki 2. Ordu Müfettişliği’ne gönderdiği ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayınlanan ve tam bir  “güven”  beratı sayılabilecek tarihi telgrafı şöyleydi:
“Tokat ve havalisinin İslam nüfusunun yüzde seksenini ve Amasya havalisinin de mühim bir kısmını Alevi mezhebinden olanlar teşkil ediyorlar ve Kırşehir’de baba Efendi hazretlerine fevkalade bağlı bulunuyorlar.
Vatanın ve milli istiklalin bugünkü tehlikesini bilfiil görmekte olan müşarünileyhin kanaatı hazırası şüphe yoktur, buna pek müsaittir. Binaeanaleyh söz sahibi ve emniyetli bazı zevatı görüştürerek, kendilerince muvafık görülecek Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Reddi İlhak cemiyetlerini takiye edecek surette birkaç mektup yazdırılarak, bu havalideki Alevi nüfuzlularına dağıtmak üzere Sivas’a gönderilmesini pek faydalı telakki ediyorum…”

Hacı Bektaş ziyareti
Ve  “Cumhuriyet” kelimesinin ilk defa dile geldiği Hacı Bektaş…
Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin ardından Ankara’ya geçerken Çelebi Cemalettin ile görüşmek üzere, Rauf Orbay, Mahzar Müfit Kansu, Hüsrev Gerede, Refik Saydam, Muzaffer Kılıç ve Muncur Kaymakam vekilinin de bulunduğu kalabalık bir heyet ile Hacı Bektaş’a geldi. O sırada rahatsız olduğu bilinen Çelebi Cemalettin Efendi’nin daha önce devletin hiçbir resmi görevlisine göstermediği ilgiyi, artık hiçbir resmi sıfatı bulunmayan Mustafa Kemal’e göstererek onu yolda karşılaması  “ülkü birliği”nin işaretiydi.
Geceyi Çelebi’nin evinde geçiren, ertesi gün de Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ile dergahı ziyaret eden Mustafa Kemal burada bulunanlara bağımsızlık mücadelesini anlattı. O, 24 Aralık 1919’da Hacı Bektaş’tan ayrılırken, dergahtan çıkan bir başka kafile de, işaret ettiği yerlere ulaştırılacak giysi, yiyecek ve diğer ihtiyaçlardan oluşan yardımı taşıyordu.
Aleviler, Milli Mücadele’ye sadece lojistik desteği vermedi. Bağımsızlık için en çok feda edilmesi gereken “can”dı ve sayısız örnekte görüldüğü gibi “canlar”cepheye yürümekte tereddüt etmiyordu.
Yunanlılara karşı, Tavas’tan 200 kişilik gönüllü birliğine sahip, Teslim Tekkesi Şeyhi Mazlum Baba’nın yedek subay oğlu, Bektaşi taç ve kıyafetleriyle savaşacaktı. Yine Tahtacı ve Çepniler askeri güç olarak ön saflarda yerlerini aldı. Alevilerin cephede  “sembolleri”  ile birlikte varlık göstermesi,  “milli kimlik” mücadelesi olarak idraklerinin en önemli delilleridir.

Anadolu ihtilali
Falih Rıfkı, Milli Mücadele’yi anlatırken  “Anadolu İhtilali” ifadesini kullanır.
İşgal güçlerinin “bir mezbeleden, bir viraneden başka bir şey olmayan Ankara”nın başarısına ihtimal vermedikleri için, neticesini idrak ve kabulde epey zorlandıkları bu “ihtilal”, gizli saklı değil, Atatürk’ün 27 Aralık 919 günü Ankara’ya gelişi sırasında, coşkuyla ilan edilir. Ankara ve civarındaki Türkmenler Mustafa Kemal için  “Seğmen Alayı” düzerek; hedefin adını koymuş olurlar. Çünkü Türk geleneğine göre Seğmen Alayı  “yeni devleti kuracak reisi seçmek üzere düzülür”.
Bu eski Oğuz töresi, Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra sadece üç defa uygulanır. İlkinde “atlı seğmen alayları önünde, bir torbadan çocuğa ok çektiren”  Selçuk’un “Han”lığı… İkincisi, bir ak keçeye oturtulup dokuz defa havaya kaldırılarak, kımız eşliğinde and içen Osman’ın “Bey”liği… Ve sonuncusu da, Orta Asya’da otağ önüne dikilen tuğ gibi, Efeler kahvesine sancak dikilerek müjdelenen  “Mustafa Kemal’in reisliği” ve kuracağı yeni devlet onuruna…
Bu milli galeyanın sadece düşmana karşı olmadığını İsmail Habib Sevük Yenigün’de yazdığı 1922 tarihli makalesinde şöyle özetler: “Şüphesiz kıyam ettikten sonra ilk gayemiz düşmanı tepelemekti, fakat en büyük gayemiz bu değildi… Sevr muahedesini yırtmaktan da büyük olan bu gaye nedir? Bu milletin kendi kendisine sahip olmasıdır…”
İhtilali yapan Anadolu’nun sesine kulak verildiğinde oradan yüz yıldır yükselen şu çığlık duyulur:
Yürü bre Hızır Paşa / Senin de çarkın kırılır / Güvendiğin padişahın / O da bir gün devrilir.
(Pir Sultan Abdal)

Ne mutlu Türküm diyene
Atatürk’ün,  “Biz Türkler, bütün tarih-i hayatımızca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz! Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilane sürükleyebilmek için, her türlü mezelleti mübah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik…”  sözlerinin, Çetin Yetkin’in ifadesiyle  “Etrak-ı bi idrak” ken, “Ne Mutlu Türküm Diyene” diye haykırma özgürlüğünü elde eden Aleviler’deki karşılığını anlamak zor olmasa gerektir.
İmparatorluk düzeninde  “Türk”ün yerini düşünce, Anadolu’nun, kimliğini bastırmaya zorlanan, ezilen, horlanan insanlarının beklentisinin adından ibaret olan Cumhuriyet’in özgeçmişi olduğunu görmemek imkansızdır. Milli Mücadele, Anadolu Türkmenlerinin tarihi referanslarını utandırmayacak biçimde davranmasıdır.
Cumhuriyet’in ilk defa dile geldiği an
Yıllar sonra ortaya çıkar ki “Cumhuriyet”in ilk defa telaffuz edilişi de, Mustafa Kemal’in Ankara yolundayken yaptığı Hacı Bektaş ziyareti sırasında olmuştur.
Çelebi Cemalettin’in kardeşi olan Veliyeddin Çelebi abisinin “sırrını” şöyle aktarır:
“Baş başa konuşmalarının bir yerinde Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal Paşa’ya, ”Paşa Hazretleri“ diyor, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz.
Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz?
Çelebinin Cumhuriyet kelimesini böyle açık yürekle söylemesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa heyecan ve dikkatle Cemalettin Çelebi’nin gözlerine bakıyor, biraz daha yaklaşıyor, onun elini avucunun içine alıyor, kulağına fısıldar gibi yavaş fakat kararlı bir sesle:
”O mutlu günü ilan edene kadar aramızda kalmak kaydıyla evet Çelebi Efendi Hazretleri“ diyor.
Çelebi’nin gizli tutacağına söz verdiği bu sırrı ölüm döşeğinde kardeşi ile paylaşmış olması, Aleviler’i milli mücadelenin içinde tutmanın zaruretine dikkat çekmek için olsa gerektir…

Sahaya önce batılılar indi

Gönderen Adsız | Alevi Haber | Cumartesi 19 Aralık 2009 18:43

Sahaya önce batılılar indi
Kimi fitne peşinde, kimi ilim; Alevilerin etnik kimliği üzerine yapılan çalışmalarda yabancı akademisyen ve araştırmacılar gözle görülür biçimde öndeler. Saha çalışmaları sırasında kafatası ölçenler var…

Narlıdere Belediyesi’nin müzeye dönüştürdüğü cemevinde sergilenen mezar odası Orta Asya Türk inanışını yansıtıyor
İngiliz Sosyal Antropoloğu David Shankland, Alman araştırmacı Anton Jozef Dierl, Ruth Mandel, F.R. Hasluck…
Yabancı akademisyen, gazeteci ve gezginlerin “Aleviler”i özel ilgi alanı olarak seçmelerinin geçmişi epey eskiye dayanıyor. Birçok belgenin günümüze ulaşmasını sağlayan, bir dönemin “yok sayılan” kültürünün “yazılı kaynakları” haline gelen bu eserlerden ne kadar veya nasıl faydalanabiliriz?
Elbette, 1800’lerden itibaren dünyanın bir ucundan Anadolu’ya gelen bu araştırmacıların “neden”lerini göz önünde bulundurarak. Aralarında birçok “gerçeği” gün ışığına çıkaranlar olduğu gibi, tahrik amaçlı yazılmış düzmece tarihlere imza atanlar da var.

Hedef mezhep kavgası
Cumhuriyet öncesinde “Türkiye, İran, Afganistan ve Arap ülkeleri gibi kapitalist gelişmesini tamamlamamış ülkelerde sınıf mücadelesi yerine mezhep, tarikat mücadelelerini kışkırtmalı, bir avuç aydını fikren bölmelidir”  mantığıyla yola çıkanlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “rejimi” yıkmaya dönük ayaklanmaları “din” maskesiyle gizlemek aklını verenlerle aynı odaklardı.
Albay Stoks’un 1920 yılında Lord Curzon’a gönderdiği şu mesaj üzerinde durup düşünmek gerekir:
“Azerbaycan’da Sünnilerle Şiiler arasında zıtlık büyüktür, biz bu zıtlığı daha da geliştirebiliriz.”
Şüphesiz bu zıtlığı geliştirmek isteyenler Türkiye’de de boş durmadılar. Olayları bu pencereden ele alınca, hala  “faili meçhul” sayılan birçok provokatif olayın sorumlusu gün gibi ortada değil mi?

Barış gönüllüleriyle pişti
Osmanlılar dönemindekilerden sonra, “ikinci dalga” olarak karşımıza çıkan yabancı “Alevilik uzmanları”nın Türkiye’ye geliş tarihinin, ABD’nin “Barış Gönüllüleri” adıyla sofralarımıza kadar oturtmayı başardığı “misyonerleriyle” aynı tarihe rastlaması ve Alevililerin hafızasındaki en derin yaraların da onların mesken tuttuğu Maraş, Çorum gibi illerde açılmış olması tesadüf olabilir mi?
Reha Çamuroğlu’nun, Bektaşiliğin “Hristiyanlığın boş inançlarını” devam ettirdiğini belirten tarihçi F.R. Hasluck için “İngiliz İstihbaratı’nda görevliydi ve tezlerini ortaya atarken siyasi amaçlar güdüyordu” demesine bakılırsa Aleviler bu konuda, haklı olarak şüpheci davranıyorlar.
Alevileri konu eden yabancı yayınlar arasından en çarpıtılmş olanı, son yıllardaki etniklik kavgasının da fitilini ateşleyen Peter Alfred Andrews’in Türkiye’de Etnik Gruplar çalışması oldu. Türkleri kendi içinde “Türk, Alevi, Sünni, Sünni Yörükler, Alevi Yörükler, Tahtacılar, Abdallar, Azeriler, Kırgızlar, Kazaklar, Sünni Kürtler, Alevi Kürtler…” diye ayıran Andrews, her bir Türk boyunun ayrı bir etnik kimlik olduğunu savunacak kadar ileri giderek, Erdoğan gibi “mozaiğin parça sayısını zenginleştirme!” çabasındaki siyasilere de ilham kaynağı oldu.

Uyur idik uyardılar
Alevilik, özellikle etnik şifreleri konusunda çalışan yabancı akademisyenlerin en tanınmışı, önceki bölümlerde de yer yer alıntılar yaptığımız “Rus ve Azeri asıllı Fransız Türkolog!” Irene Melikoff oldu. Bakü Devlet Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi’nin fahri doktora verdiği Melikoff uzun süre Strasburg Üniversitesi Türk Dilleri Enstitüsü’nün yöneticiliğini yaptı.
1969 yılından 2009’daki ölümüne kadar Alevilik ve Bektaşilik üzerine çalışan Melikoff, Umur Paşa Destanı, Melik Danişmend, Ebu Müslim Horasani, Türk Sufizminin İzinde, Uyur İdik Uyardılar, Efsaneden Gerçeğe Hacı Bektaş ve Kırklar Sofrası gibi çok sayıda Türkçe eser verdi.
Bektaşiliği “Türk halk dini” olarak tanımlayan Melikoff’un Selçuklular döneminde  “İslam’a girmiş, Müslüman olmuş, kültürü İranlaşmış kentli Türk”e Müslüman, “yeterince Müslümanlaşmamış(!), göçer ya da yarı göçerler”e ise Türk dendiği yönündeki tespiti önemlidir.
Sonraki dönem saray tarihçilerinin “hakaretamiz” sıfatlarla anışına bakılırsa durum Osmanlı’da da değişmedi ve “Türk”, bir “aşağılama, dışlama, kötüleme” ifadesi olarak kullanıldı.
İlk Safeviler’in taraftarlarının adı olan, fakat giderek horlayıcı ’asi zındık’, hatta ’Kürt’ anlamlarına gelmeye başlayan Kızılbaş deyiminin yerini, sonradan Alevi sözünün aldığını ifade eden Melikoff  “Aleviler’in büyük bölümü Türk olduğu halde, günümüzde Alevi deyimi de aynı anlama doğru çekilmektedir”  der.

“Kürt Aleviliği”ni inceledi
Kürtler üzerine “ilan edilen” ilk saha çalışmalarını yapan isim Hollandalı araştırmacı Martin Van Bruinessen’in “Kürt Aleviliği”ni incelemek üzere çıktığı yol da onu “ister istemez” Türk inanç ve ritüellerine çıkardı. Bruinessen “Kürtçe konuşan Aleviler”in aşiret adlarının ve ritüel dillerinin Türkçe olması karşısında “muğlak kimlik” gibi bir tanım geliştirmeyi denedi.
Çalışmasında Jandarma Genel Komutanlığı tarafından hazırlanan bir rapora değinen Bruinessen, “Zaza Aleviler’in mezhep ve ibadet dilinin Türkçe olduğu, ayinlere iştirak edenlerin Türkçe konuşmak mecburiyetinde oldukları” bilgilerini aktardı. Söz konusu rapora göre “Türklük’ten pek de uzaklaşmamış Dersim Alevileri arasında Türkçe meram anlatmak mümkünken, 10 yaşından küçük çocuklarla Türkçe konuşmak imkanı ortadan kalkmak üzeredir  ve bu netice Dersim Alevi Türkleri’nin benliklerini kaybetmelerine ve günün birinde Türk dili ile konuşana tesadüf edilememesine” neden olabilir. Günümüzde karşımıza çıkan fotoğraf, bu kaygıların yok yere olmadığını göstermiyor mu?
Dersim konusunda Başbakanlık arşiv belgelerinde çalışan Cevdet Türkay’ın tespitlerini de dikkate alan Bruınessen, Türkay’ın “Konar- göçer Türkmen Erkadi taifesinden”,  göçmen Türkmen Kürtler “, yani Kürtleşmiş Türkler” olarak bahsedildiği , Dersimlilerin de Kürtleştirilmiş (ya da Zazalaştırılmış) Kızılbaş Türk aşiretleri olduğu“ tezine destek verir.

Horasanlı aşiretler
Yine Bruinessen’in gündeme getirdiği  1930’lara tarihlenen bir istihbarat raporuna göre  ”Pülümür bölgesindeki yaşlı erkekler hala Celalettin  Harzemşah’a dair efsaneleri hatırlarlar. Büyük Baba Dağı O’nun mezarı olarak sayılır.”
“Şeyhhasan aşiretinin aslen Horasan’dan olduğu ve Dersim’e yakın zamanda Malatya yakınındaki Alacadağ bölgesinden geldiği” bilgisini de değerlendiren Bruinessen, Dersim’de Zazaca konuşan Şeyhhasan aşiretinin Malatya’daki  köyünde Zazaca konuşan bir tek kişinin olmamasının Zazaca’nın sonradan öğrenildiğini kanıtladığını savunur.
“Yalnızca Şeyhhasan değil, ama bazı başka Dersim aşiretleri”nin de Horasan’dan geldiğinden bahseder ki bunlar İzol, Hormek ve Şadi’dir. Ona göre Bingöl, Muş, Varto’da yaşayan çoğu Hormek, Lolan ve Balaban aşiretine mensup Aleviler “Kendilerini Kürt addetmeye daha az meyillidirler.”
Kaldı ki bu aşiretler Şeyh Sait isyanına katılan Kürtlere karşı çıkarak Mustafa Kemal’e destek vermişlerdir.
Kafatası ölçümü yaptı
Luschan, 1890’da Zincirli Göyük’te kazı yapan Alman bilim kurulunda görevliydi.
1880 – 84 yılları arasında Balkanlar’ı, Türkiye’yi ve Kuzey Afrika’yı dolaşan Felix Von Luschan, Tahtacılar ve Bektaşiler ile Erzincan, Diyarbakır, Tunceli, Elazığ gibi kentlerde  yaşayan Aleviler üzerinde araştırmalarda bulundu.

Karakteristikleri değişmedi
Antropolog olan Luschan, buralarda yaptığı kafatası ölçümlerinin sonucunu şöyle nakletti:
“Tüm bu Alevi ve Bektaşi gruplar kısa kafalı (brakisefal), Arap ve Kürt gruplar ise Dolikosefaldir. Ayrıca Aleviler dinlerini korumuşlar, bu yüzden yabancılarla dış evlilikten kaçınmış, böylece de eski karaktersitik özeliklerini korumuşlardır.”
Hükümete bağlılıkgösteriyorlardı
Osmanlı dönemi  “Anadolu gezginleri”nden biri de Alman Feldmareşal Moltke’tur. Gözlemlerini Türkiye Mektupları adıyla yayımlayan Moltke Pazarcık’ı şöyle anlatır:  “Pazarcık Ovası’nı geçtik. Bu ovada üç Türkmen kabilesi: Atmalı, Kılıçlı, Sinimili’ler konaklamıştı. Bu üç kabile halkı 2000 çadırda oturuyordu. Reşit Paşa, en nüfuzlu Kürt beylerinin akıllarını başlarına getirdikten sonra bu Türkmenler de hükümete karşı olan sevgi ve bağlılıklarını ilan etmişlerdi ve 400 kese akçelik  (20.000 florin) bir salyana (yani vergi) ödüyorlardı.”

SONRAKİ SAYFA »